16.9.2013
4.49 / 43 oy

Organik Tarım'ın Tarihi

Organik Tarım ve Tarihi Gelişimi

Organik tarım ve anlayışı tarihin çok eski zamanlarından beri bilinmekle beraber bugünkü gibi isimlendirilmemiştir.

Zamanımızdan aşağı yukarı 1.5 ila 2 milyon yıl önce ilk insanların dünya hayatı içinde yer aldığı tahmin edilmektedir. Bu zamanda dünyada insan yaşamı için gerekli flora ve faunanın yeterli düzeyde bir evrim geçirdiği kabul edilmektedir. O halde dünya atmosferindeki havanın, dünyadaki toprak ve suların son derece temiz ve sağlıklı olduğu, var olan tüm canlıların ideal bir denge içerisinde insan emrine sunulduğu düşünülmelidir. Hiç şüphe yok ki bu aşamada evrim durmamış, ancak bu andan itibaren insanın da içinde yer aldığı ortamda yeni dengeler ve gelişmeler sergilenerek yoluna devam etmiş ve etmektedir.

İnsanın Dünya ortamında görüldüğü yaklaşık iki milyon yıl öncesinden MÖ 10 bin yılına kadar Paleolitikum (Taş Devri) adı verilen ve insanlık tarihinin yaklaşık % 99'unu kapsayan bu uzun dönem eski, orta ve yeni dönemlere ayrılmaktadır. Eski taş devri döneminin insanları, tabiatta mevcut yenilebilir bitkileri toplayarak, hayvanları avlayarak; mağaralarda, dağların kenarındaki doğal kaya balkonlarının altlarında, kâh hayvan sürülerini takip ederek, kâh su kıyılarının yakınında bulunan mağaralarda, ya da vadilerde doğal barınaklar arayıp bularak hayatlarını devam ettirmişlerdir. İlk insan tipinin bilim adamlarınca Neandertal (Kafası İri, Yassı ve Alnı geriye Doğru Olan İnsan) olarak adlandırıldığı bilinmektedir.

Yeni Paleolitikum döneminde, bundan önceki dönemlere göre iklimde belirgin bir soğuma ve kuraklaşma yaşanmıştır. Bu zamanda Neandertal (Eski dünyada, Batı Avrupa'da 150 bin yıl yaşamış bu gün soyu tükenmiş kafası büyük insan) insanının yerini Homosapiens (bugünkü insan, konuşabilen tek varlık) insanın aldığı tespit edilmiştir. Hiç şüphe yok ki nesli kaybolan insan, ya da yeni taş devri dönemine kadar bir evrim geçirmiş ve uygarlaşmıştır. Bununla beraber, Homosapiens insanın da bulunan teknik ve sanat yetenekleri, günümüz insanı ile yakın benzerlikler göstermektedir. Bu çağda taş işlemeciliğinde büyük gelişmeler yaşanmıştır. Neolitikum da denilen yeni taş döneminde insanın tarihinde ilk kez gıda maddelerinin üretimi başlamıştır. Mesela Anadolu'da Hacılar'daki bulgular insanların tahıl üretimi yaptığını ve dokumacılık sanatını öğrendiğini göstermektedir.

Bilindiği gibi yazının icadı, tarih çağlarının başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Yazı ilk kez Mısır ve Mezopotamya'da MÖ 4. bin yılında; Anadolu'da ise MÖ 1800 -1700 yıllarında Hititlerin yazıyı Asurlardan öğrenmesiyle kullanılmaya başlanmıştır.

İnsanoğlu yaşadığı çevre içindeki hâkimiyetini, önceleri yavaş, fakat zaman içinde giderek fazlalaşan bir hızla artırmıştır. İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ, Yakın Çağ derken bugüne kadar gelinmiştir. Eskiden kölelerin mesleği olarak bilinen tarım giderek günümüzdeki önemli yerini almıştır.

Buharlı makinelerin keşfiyle başlayan sanayi ve teknolojideki hızlı ilerlemeler, birim alandan daha fazla ürün almak için sentetik kimyasal gübrelerin ve bitki korumayı daha mükemmelleştirmek için sentetik kimyasal ilâçların kullanımını öne çıkarmıştır. Bunların tek yanlı kullanımında ortaya çıkmağa başlayan sakıncalar, ileri görüşlü bazı tarımcılar tarafından fark edilmiştir. Söz konusu tarımcılar sadece maksimum verim almayı ve bunu ucuza mal etmeyi düşünen, fakat doğa üzerinde meydana gelen tahribatı hiç dikkate almayan bu gidişin devam etmemesi gerektiğini anlamışlardır.Tarımın sürdürülebilmesi için organik (ekolojik, biyolojik) tarım adı altında alternatiflerini ortaya koymuşlardır. Bu öncü kişilerden biri olan Albert Howard, 1910'larda İngiltere'de başlayan ekolojik tarım fikrini 1940'ta yayınladığı tarımsal vasiyetnamesi ile pekiştirmiştir. Alman asıllı Dr. Rudolf Steiner, İsviçre asıllı Mueller ve Rusch, Fransız asıllı Lemaire ve Boucher aynı dönemde Avrupa'da ekolojik felsefenin ilk öncüleri olmuşlardır.

Dünya'da Organik Tarım'ın Tarihi

Dünyada yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşanan hızlı sanayileşme ve nüfus artışı önemli çevre sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Çözüm olarak ise açlık probleminin giderilmesine yönelik politikalar geliştirilmiş ve yoğun girdi kullanılarak birim alandan yüksek verim almaya ve yeni alanların tarıma açılmasına yönelik hedefler belirlenmiştir. Sonuçta, yoğun ve bilinçsiz tarım ilacı ve gübre kullanılması, yanlış toprak işleme uygulamaları, kalıntı riski, toprağın fiziksel yapısının bozulması, organik madde ve canlılığının kaybedilmesi ve besin maddesi dengesinin bozulması, tuzlanma, çoraklaşma gibi önemli çevre sorunlarını beraberinde getirmiştir. Verimliliği daha düşük olan marjinal alanların tarıma açılması ise daha sorunlu ortamların oluşmasında etkili olmuştur. Buna da büyük ölçüde 2. Harpten sonraki mekanizasyon yol açmıştır.

1970'lerdeki "Yeşil Devrim" olarak anılan tarım politikaları açlık sorununa kısmen çözüm oluşturmakla birlikte, asıl sorunun üretim miktarı değil paylaşımdan kaynaklandığını da ortaya koymuştur. Ayrıca son yıllarda nüfus artış hızına oranla gıda artış hızı hemen tüm ülkelerde artmış, ancak çok az sayıdaki ülkede sorun olmaya devam etmektedir. Dolayısıyla artık tarımda uygulanan teknikler sadece üretim miktarında sağladıkları artışla değerlendirilmemekte, çevreye, insan ve hayvan sağlığına olan etkileri ile birlikte dikkate alınmaktadır.

Bu gelişmelerin sonucunda alternatif bir üretim sistemi olarak Ekolojik Tarım veya İngilizce konuşulan ülkelerdeki adı ile Organik Tarım, Latin ülkelerindeki ismi ile Biyolojik Tarım ortaya çıkmıştır. Bu işin öncülüğünü giderek artan çevre sorunlarına duyarlı ve tarımdaki üretim tekniklerini ve kullanılan girdileri sorgulayan Avrupalı bazı üreticiler yapmıştır. İlk dönemlerde üretilen ürünler büyük oranda çiftliklerde veya yakın çevresindeki yöresel pazarlarda tüketilirken, sonraki yıllarda olay uluslar arası ticari bir boyut kazanmış ve 1980'li yıllardan sonra tüm dünyada giderek artan bir kabul görmüştür.

Sentetik kimyasal tarımsal girdilerin yarattığı olumsuz etkiler ilk önce bu girdilerin yoğun olarak kullanıldığı gelişmiş ülkelerde görülmüş, buna bağlı olarak 20. yüzyılın başlarında 1910 yılında Albert Howard'in 'Tarımsal Vasiyetnamesi", 1924 yılında Dr. Rudolf Steiner'in 'Biyodinamik Tarım Yöntemi" çalışmaları ile konvansiyonel tarım yöntemine alternatif sistem arayışları başlamıştır. Konvansiyonel tarımın olumsuz etkileri gözlendikçe, Avrupa'da bir çok ülke kendi içinde bu konuda duyarlı üretici ve tüketicilerin bir araya gelmesi ile ekolojik tarım çalışmalarına yönelinmiştir. 1970'li yıllara kadar ayrı ayrı devam eden çalışmalar, 1972 yılında Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu nun (IFOAM : International Federation of Organic Agriculture Movement) kurulması ile farklı bir boyut kazanmıştır. Üç kıtadan 5 kurucu organizasyon tarafından oluşturulan IFOAM, tüm dünyadaki ekolojik tarım hareketlerini bir çatı altında toplamayı, hareketin gelişimini sağlıklı bir şekilde yönlendirmeyi, gerekli standart ve yönetmelikleri hazırlamayı, tüm gelişmeleri üyelerine ve tüm ilgili sektörlere aktarmayı amaçlamaktadır. Bu örgütün merkezi Almanya'dadır.

Organik ürünlerin dünya ticareti 1980'li yıllarda geliştiği halde 1990'lı yılların sonlarında özellikle deli dana, dioksin ve GDO (genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar, transgenik ürünler) gibi konulara karşı duyulan endişe ve tepkiler nedeni ile organik ürünler için tüketici talebinde çok ciddi artışlar meydana gelmiş ve organik tarım, birçok uluslararası kuruluşun gündemine girmiştir.

Dünyada organik tarım konusunda ilk geniş boyutlu yönetmelik Avrupa Birliği (AB) tarafından 1991 yılında EEC 2092/91 sayı ile yayınlanmış ve daha sonraki yıllarda birçok değişiklikler yapılarak 1999 yılında hayvansal ürünlerle ilgili (EC 1804/1999) kısım buna eklenmiştir. İsviçre'nin hazırladığı Bioswiss ve FAO tarafından 1999 yılında hazırlanan Codex Alimentarius'tan sonra 2000'de hazırlanarak yürürlüğe giren ABD'inde National Organic Program (NOP), Japonya'da Japanese Agricultural Standards (JAS) adı verilen organik tarım Standardları tüm dünyada özellikle küresel Pazar hareketlerini etkilemiştir, örneğin Japonya'da JAS öncesi organik ürün iç pazarı 1997 yılında 1 milyar dolar iken, 2000 yılında 2.5 milyar dolara çıkmıştır. Ancak "yeşil ürün"olarak tanımlanan bu pazarda yönetmeliğin kabulünden sonra sertifikalı ürünlerin payı 350 bin dolar düzeyinde olmuştur. IFOAM'ın temel Standartları gıda-gıda dışı üretim ve işleme, girdi üretimi gibi çok daha fazla alanı kapsamasına rağmen, örneğin AB yönetmeliği kadar ayrıntılı değildir. Ulusal yönetmeliklerde pazarın harmonizasyonunu sağlamak üzere üçüncü ülkeler ve buradan ithal edilecek ürünlerin kontrol ve sertifikasyo-nuna ilişkin maddelere de yer verilmektedir.

2006 yılı itibarıyla dünya üzerinde 25.0 milyon hektarlık alanda kontrol ve sertifikalı olarak organik üretim yapılmaktadır. 2006 yılı rakamlarına göre, en geniş organik üretim alanına sahip ülkeler sıralamasında 10.5 milyon hektar ile Avustralya birinci, Arjantin 2.5 milyon hektar ile ikinci, İtalya 1.5 milyon hektar organik üretim alanı ile üçüncü s.rada yer almaktadır. Bu ülkelerin organik üretim alanlarının genişliği, mer'a tipi organik hayvan yetiştiriciliği için ayrılmış sertifikalı mera alanlarının genel toplamda yeralamsından kaynaklanmaktadır.

Avrupa ülkelerinde 200 bin adet işletme, toplam 6.0 milyon hektar üzerinde organik üretim yapmaktadır. Avrupa ülkelerinde toplam tarım alanının % 4.0'ı organik üretime ayrılmıştır. Zirai işletmelerin içinde organik tarım yapanların oranı % 3'dür. Avrupa'da tarımsal üretimin içinde organik tarımın payı % 7'den büyük ülkeler, % 12.0 ile Avusturya, % 10 ile İsviçre, % 8 ile italya ve % 8 ile Finlandiya'dır. Dünyadaki organik ürünlerin pazar payının, tüm satışların ülkelere göre yıllık %10-40 artış göstererek 25-30 milyar dolar dolayında olduğu hesaplanmaktadır. Avrupa, ABD ve Japonya gelişen pazarlar olarak ilk sırada yer almaktadır. Türkiye, Çin ve Hindistan'la birlikte ihracatçı konumdaki ülkeler olarak dikkati çekmektedir. Dünyadaki organik ürün Pazar paylarının kıtalara göre dağılımı şöyledir: Batı Avrupa'da toplam organik pazar payı 2004 yılında 11.0 milyar $ olmuştur. Aynı yıl Almanya'da organik ürün pazarı 3.6 milyar $, İngiltere 1.5 milyar $, İtalya 1.5 milyar $, Fransa 1.3 milyar $ ve İsveç 866 milyon $ düzeyine ulaşmıştır. Avrupa'da organik ürünler için kişi başına yıllık harcama 7.3 $ ile en düşük İspanya'da, en yüksek yıllık harcama ise 105 $ ile isviçre'de yapılmıştır. Avrupa'da 2006 yılında organik ürün pazarının 15.5 milyar dolara vardığı tahmin edilmektedir. Kuzey Amerika'da 2005 yılında toplam organik ürün Pazar payı 12.0 milyar $ olmuştur. ABD'nde organik ürün pazarı 11 milyar dolar, Kanada'da ise 1.0 milyar dolar olarak bildirilmektedir. Asya'da Japonya'da, üretimden çok önemli bir tüketici konumunda olup JAS (Japon Agriculture Standarts: Japon Tarım Standartları) sonrası düşen organik ürün paı tekrar standarda uygun sertifikalı üretim yapanların sayısı arttıkça bu miktarıintekıur milyar dolarlar seviyesine çıkacağı beklenmektedir. Çin, Güney Kore, S»ngapur ve Tayvan Asya'da gelişen pazarlar olarak öngörülmektedir. Latin Amerika'da ise Brezilya ve Arjantin 200 milyon $ seviyesindeki organik ürün pazarı ile dikkati çekmektedir. Okyanusya'da ise Avustralya 300 milyon dolarlık organik ürün pazarına ulaşmıştır.

Bugün dünya üzerinde 150 dolayında gelişmiş, gelişmekte veya az gelişmiş ülkede kontrollü ve sertifikalı organik yetiştiricilik yapılmaktadır. Gelişmekte olan veya az gelişmiş ülkelerde Mısır gibi birkaç ülke dışında organik ürün iç pazarı gelişmemiş olup, organik üretim, birkaç ürünün dışsatımına yönelik olarak devam etmektedir. Bu ülkeler, küreselleşen organik ürün pazarında, rekabet edebildikleri ürünlerin üretimine yönelmektedir. Nitekim Mısır bu konuda pamukla ön plana çıkmıştır. Burada özet olarak verilen organik ürünler yetiştiriciliği hem bitkisel üretim hem de hayvansal üretimi kapsamaktadır.

Türkiye'de Organik Tarım'ın Tarihi

Türkiye 1972 yılında isveç'in başkenti Stocholm'de yapılan çevre konferanslarına en üst seviyede katılmış ve özellikle hava, su ve toprak kirliliğinin önlenmesi konularında, kaynakların sürdürebilir kullanılması için önlemler almaya başlamış, bu meyanda da ekolojik tarım söylemleri ifade edilmeye başlanmıştır.

Türkiye'de organik tarım, 1984 -1985 üretim sezonunda genişleyen Pazar için Avrupalı firmaların ülkemizden organik ürün talebi ile başlamıştır, ilk organik üretimler geleneksel ihraç ürünlerimizden kuru üzüm ve kuru incir ile Ege bölgesinde gerçekleştirilmiştir. Daha sonra bu ürünlere kuru kayısı, fındık ve antepfıstığı gibi ürünler de katılarak farklı bölgelerimize yayılmıştır.

Türkiye'deki organik tarım hareketinin sağlıklı ve doğru gelişimini gerçekleştirmek amacıyla 1992 yılında Ekolojik Tarım Organizasyonu Derneği (ETO) kurulmuştur. Organik tarım konusunda faaliyet gösteren veya ilgi duyan üretici, işleyici, ihracatçı, kontrol ve sertifikasyon kurum çalışanları, üniversite ve tarım bakanlığı araştırıcıları, teknik elemanlar ve tüketiciler gibi sektörün tüm ilgilileri derneğin üyesi olmuşlardır."EkolojikTarım Organizasyonu Derneği" (ETO) organik tarım konusunda ülkemizde çatı görevi gören, ilgili hemen tüm kişi ve kurumları kapsayan şemsiye organizasyonu yapısı olan gönüllü bir kuruluştur.

Türkiye'de organik bitkisel üretim gerek saha ve ürün çeşitliliği ve gerekse üretici sayısı bakımından gelişme göstermekte ve buna paralel olarak bu tarım sisteminin genel tarım içendeki payı yavaş da olsa artmaktadır. Son yıllarda organik hayvancılık üretimine de ilgi duyulmakta, bu üretime yönelik kapalı sistem tesisler kurulmaktadır. 1999 yılından itibaren pazarda da organik hayvansal ürünler bakımından kıpırdanmalar başlamıştır.

Türkiye'de Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 2006 yılı verilerine göre toplam 205 adet sertifikalı organik ürün üretilmektedir. Toplam 423 bin ton (tahmini) olarak bildirilen organik ürünleri; toplam 14500 üretici/işletme, 203 890 hektar üzerinde üretmektedir. Üreticilerin tamamına yakını organik tarım konusunda çalışan organizasyon kurumları ile sözleşmeli tarım yapmakta ve elde edilen organik ürünlerin önemli bir kısmı ihraç edilmektedir.

Ülkemizdeki organik üreticilerin bölgelere göre dağılımı incelendiğinde; 4894 üretici ve % 37 payla Ege Bölgesi'nin ilk sırada olduğu, bunu 2907 üretici % 22 ile Karadeniz Bölgesi, 2021 üretici ve %16 ile Doğu Anadolu Bölgesi takip etmektedir. Bu bölgeleri iç Anadolu, Marmara ve Akdeniz Bölgeleri (1374, 746 ve 711 üretici) izlemiş, Güney Doğu Anadolu Bölgesi 373 üretici ve %3 ile en az organik üretici bulunan bölge olmuştur.

Bölgelere göre organik üretim alanlarının dağılımı incelendiğinde en büyük üretim alanının 42609 ha organik üretim alanı ve%41 payla Ege Bölgesi'nde olduğu görülmektedir. Bunu 21692 ha alan ve %21 payla Güney Doğu Anadolu Bölgesi ve 17048 ha alan ve % 17 payla Akdeniz Bölgesi takip etmektedir. Bu bölgeleri Doğu Anadolu, iç Anadolu ve Karadeniz Bölgeleri (7890,6168 ve 5480 ha alan) izlemiş, Marmara bölgesi 1861 ha alan ve % 2 pay ile en küçük ' üretim alanına sahip bölge olmuştur.

Biyolojik Çeşitlilik ve Zenginlik

Biyolojik çeşitlilik veya canlı çeşitliliği, diğer bir söyleyişle tür zenginliği tarımla doğrudan doğruya ilişkilidir. Her şeyden önce Latince söyleyişle Biyo-diversity doğadaki flora ve faunanın her türlü zenginliği demektir. İnsanoğlu evrim süreci içerisinde tarımdaki gelişmelere paralel olarak faydalanabileceği türleri kültüre almış ve bunların tabiatta azalmasına, hatta onları doğadan toplayarak ve avlayarak istismar derecesinde kullanmıştır, özellikle konvansiyonel tarımda ve klasik yetiştiricilikte günü birlik menfaatler için geleneksel tarım uygulamaları ile bütün canlıları vahşice tahrip etmiştir.

Yakın zamanlara kadar doğadaki bu tahribatın, her türlü canlı türlerinin, ormanların, orman altı floranın, sulak alanların, hatta her türlü ekosistemlerin tarib edilişinin ve bunların yerine yenilerinin konulamayacağı gerçeğinin farkına varılamamıştır. Evrenin, ya da arzın yaşına bakılacak olursa, son birkaç yüzyıldır yapılan tahribatın, hatta sadece 20. yüzyıldaki kaynakların hoyratça tüke-tilişi, çevre kirliliği, diğer zamanlardan daha fazla olmuştur. Bunun çok önemli bir nedeni de, insan nüfusunun çok hızlı bir biçimde artmasıdır. Nitekim dünya nüfusunu başlangıcından 1950 yılına kadar 3.5 -4.0 milyar olmuş, son 50 yılda ise, tam bir misli daha artarak ve 6.5 -7.0 milyara ulaşmıştır. İşte bu nüfus baskısı bizatihi fiziki olarak doğayı, doğadaki kaynakları, her türlü flora ve faunayı ölçüsüz bir şekilde ve vahşice tahrip etmiştir. Buna rağmen de gerekli gıda güvencesi ve beslenme kalitesi sağlanamamıştır. Her geçen gün biyolojik çeşitlilik ve tür zenginliği de zayıflamakta ve zaafa uğramaktadır, işte bu sebeple de organik yetiştiricilik her geçen gün ayrı bir önem kazanmaktadır.

insan tabiatı itibari ile diğer bütün canlarda olduğu gibi çevresi ile madde ve enerji alışverişi içindedir. Doğanın temel prensiplerine uyma ve ona göre bir hayat şeklini benimseme, insanın tabiatı gereğidir, insan türü, sosyal hayatı olan ve bu hayat tarzının gereği topluluk içinde yaşar ve çeşitli sosyal davranışlar sergiler. Bunlara, insanoğlunun değer sistemleri de ilave edildiğinde sosyal hayatın ne kadar karmaşık bir yapıda olduğu görülür, öyle ise, insanoğlunu diğer canlılardan ayırt eden en temel farklılığın, onun sahip olduğu etnik-değer sistemi ile ilgili olduğu söylenebilir. Son dönemde insanoğlunun doğal kaynakları bilinçsizce yok edişinin arkasında yatan temel sorun, insanın doğanın işleyişine ilişkin temel bilgilerden yoksun olması nedeniyle sergilediği yanlış ahlaki davranışlardır.Tabiatın bütüncül yapısını bozan bu yanlış davranış kalıpları, ancak bu gerçeklerin farkında olan ve buna göre uygun davranış kalıplarının geliştirilmesi ve benimsemesiyle mümkün olacaktır.

Dünya nüfusunun hızla arttığı zamanımızda, bu nüfusun doğal kaynaklar üzerindeki baskısı da her geçen gün daha da artmaktadır. Gelişmiş ülkelerdeki yaşam standartlarının yükselmesi gereği, tüketilen kaynak miktarı artarken, çevreye bırakılan atık ve artık miktarı çeşitli çevre sorunlarını da beraber getirmiştir. Gelişmekte olan ülkelerde ise gerek ekonomik darboğazlar nedeni ile doğal kaynakların tek taraflı aşırı tüketilmesi ve gerekse iç politik gelişmelere bağlı olarak tarımsal ve hayvancılık faaliyetlerinin kesintiye uğraması ve beraberinde kuraklık ve çeşitli sorunlar, bu insanların tabii ekosistemlere yönelmesi ile kendini göstermiştir. İnsanların entelektüel seviyesinin ve gelir düzeyinin yükselmesi onları ister istemez organik tarım ürünlerine doğru yönlendirmektedir.

Çiftçilerin organik tarım yapması, tüketicilerin organik ürün tüketmesi doğanın üzerindeki her türlü baskıyı azaltmaktadır. Ayrıca yıllardan beri aşırı kullanım yönünden kaybolan türler belli bir seviyede nefes almaya başlayabilmişlerdir. Organik tarım ürünleri ile insanlar kaliteli beslenmekte ve sağlıklı hayat sürmektedirler. Geleneksel tarım uygulanan yerlerde ise, tüketiciler beslenme yerine açlıklarını gidermekte ve midelerini doldurmaktadırlar. Böyle bir beslenme hiçbir şekilde sağlıklı değildir.

Canlı türlerinin içerdiği morfolojik, genetik ve fizyolojik farklılıkların tamamı biyolojik çeşitliliği oluşturur. Biyolojik çeşitlilik popülasyon içi çeşitliliği, pop;ı-lasyonlar arası genetik farklılaşmayı, tür içinde ortaya konulan çeşitliliği, türler arasındaki çeşitliliği ve türlerin ekosistem işleyişinde sergilediği rol zenginliğini de içine alır. Uzmanlar biyolojik çeşitliliği; genetik çeşitlilik, tür çeşitliliği, ekosistem çeşitliliği ve peyzaj çeşitliliği olmak üzere dört sınıfa ayırmaktadırlar.

İnsanlar ve gayet tabii ki, insanların geliştirdiği muhtelif ekosistemler ve biyolojik çeşitlilik, iyi tarım uygulamaları ve özellikle de organik tarım sistemi ile daima korunabilecektir. Aksi takdirde her geçen gün gerek floradan ve gerekse de faunadan birçok türler kaybolmaktadır.

Besinler, besin güvencesi ve biyolojik çeşitlilik arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bu ilişkinin iyi anlaşılması günümüzde karşılaşılan besin darboğazının çözümü açısından önemlidir. Biyolojik çeşitlilik dünden bugüne nasıl besin kaynağının esas kökenini oluşturmuş ise, yarın da aynı şekilde dünyadaki yaşamın sigortası olmaya devam edecektir. Bu gerçekten hareketle dünyada yaşamın devamlılığı, insanın da yaşamın devamını sağlayacağından mutlaka tüm ülkelerde, kalkınma plan ve politikalarının sürdürülebilir olmasına özen gösterilmeli ve ülkeler arasında eşgüdüm sağlanmalıdır. Unutulmamalıdır ki dünyadaki tüm insanlar aynı geminin yolcularıdır.

Sürdürülebilir Yaşam ve Çevre

Hayatın sınırsız bir şekilde ve huzurlu olarak devam ettirilebilmesi için çevrenin en iyi şekilde korunması ve muhafaza edilmesi hatta geliştirilmesi gereklidir. Çevrenir iyi korunması ve muhafazası öncelikle doğadaki hava, su ve toprak tahribatına ve kirliliğine engel olmak, ayrıca her türlü sanayi ve tarımsal atıkların çevreye bırakılmamasına bağlıdır. Sürdürülebilir bir tarım, ya da her türlü yetiştiricilik için üretimde kullanılan her türlü girdinin israf edilmemesi ve en ekonomik şekilde uygulanması şarttır.

Sürdürülebilir tarım, sürdürülebilir hayatın en önemli tatbikatıdır. Şayet üretimde kullanılan materyal ve bu materyalin çoğaltılması için kullanılacak tarımsal her türlü kimyasal madde (girdi) ve uygulanacak yetiştirme teknikleri üzerinde önemle durulması gereken konulardır. Toprak işlemeden hasat ve harmana kadar bütün yetiştirme süresi boyunca uygulanacak sistemlerin devamlılığının olması şarttır.

Sürdürülebilir tarım içerisinde çevreye en az zarar veren tarım sisteminin organik tarım olduğunu tekrar zikretmekte fayda vardır, insanoğlu sağlıklı ve sürdürülebilir bir hayat için her bakımdan dengede hava, su ve toprak kirliliğini başta olmak üzere, gürültü ve görüntü kirliliğinden arî bir çevreye ihtiyaç duymaktadır. Burada sürdürülebilir yaşam ve çevre kavramı ile, biraz önce de ifade edildiği gibi organik tarım, hatta tabiri caiz ise olabildiğince organik yaşam kastedilmektedir.

Sürdürülebilir hayat ve temiz çevre için konuyu biraz daha tarım alanına çeker ve daraltırsak imkân olduğu ölçüde kimyasal kullanmadan özellikle de ilâç kullanmadan yapılacak tarım son derece etkili ve önemlidir. Bir nevi ilâçsız tarım, üzerinde hassasiyetle durulacak bir faaliyettir. İnsanların gerek bitki besin maddesi olarak bitkilerden daha fazla verim alabilmek için kullandıkları organik ve inorganik maddeler yani gübreler, gerekse ta MS 9. yüzyıla kadar gerilere giden ve ilk defa Çinliler tarafından ortaya konulmuş haşere ve hastalıkları bertaraf etmek için kullanılan, hatta yabancı otları öldüren maddeler, yani ilâçlar her geçen gün geliştirilmişlerdir. Çinliler tarafından bitki koruma sahasında faydalanılan ve bu güne kadar sürekli olarak bilimsel araştırmaların ilgi alanına girmiş, yine bu konudaki tartışma ve gelişmeler II. Dünya Harbinden sonra hızla artmıştır.

Tarım ilâçlarının insan sağlığı alanında kullanılmasıyla da bu alanda büyük bir çığır açılmıştır. DDT'nin sivri sinek ve sıtma mücadelesinde kullanılması; yine bazı tarımsal ilâçların II. Dünya Savaşı sırasında askerlerin başına bela olan bit ve pireye karşı kullanılması, bu alandaki başarıların en somut örnekleri olarak hafızalarda yer ederken; DDT'nin insektisit etkisini keşfeden İsviçreli kimyager Franz Müler'in de bu buluşuyla 1948'de Nobel Tıp Bilim Ödülü'nü almaya hak kazandığı belirtilmelidir. İtalya'da II. Dünya Savaşı'ndan sonra yılda 400.000 kişinin öldüğü ve bu sayının 1952'de DDT kullanımı ile sıfıra indirildiği bilinmektedir.

Doğrudan zehirlenmelere gelince, genel zehirlenme toplamının % 2.8'i pestisit kaynaklıdır. Ama aynı oran kozmetik ürünlerin kullanımında da görülmektedir. Beşeri ilâçlardan meydana gelen zehirlenmeler ise genel zehirlenmenin % 50'sinin üzerindedir.

Birçok alanda da belirtildiği gibi, tarım ilâçlarının kalıntı (rezidü) sorunlarından bahsedilmekte ve ihraç edilen ürünlerin iade edilmesiyle ülke ekonomisi büyük kayıplarla karşı karşıya kalmaktadır. Bunun sonucunda medyanın doğal olarak bu konuya ilgisi artmakta, ancak bu ilgi yazık ki çoğu zaman konu uzmanı olamayan kişilerin kamuoyunu yanlış bilgilendirmesine de neden olabilmektedir. Bu konuda uzman olan kişilerin konu ile ilgili görüşlerine müracaat edilmediği gibi, o kişilerin kamuoyunu bilgilendirme çabaları da medyanın ilgisizliği yüzünden atıl kalmaktadır.

Sadece Türkiye tarım sektörünü değil, hemen hemen bütün dünyada tarımı ve tarım sektörünü de büyük zarara sokan, kalıntı problemi ile ilgili olarak sorulması gereken ilk soru şudur: Böylesine riskli kimyasallar, yani tarım ilâçları neden kullanılıyor? Neden bunlar kolayca yasaklanamıyor? Yazık ki, bu sorulara yanıt vermek o kadar da kolay değildir. Eğer söz konusu tarım ilâçları yasaklanacak olursa, bunlarla birlikte en az bunlar kadar tehlikeli olan, ancak insanoğlunun hayatına girmiş bir yığın diğer kimyasalın da yasaklanması gerekecektir. Burada verilecek böyle bir örnek çevre kirliğini önemli ölçüde açıklayabilecektir. Otobüse binmek, toplu taşım araçlarını kullanmak birçoğuna zor gelebilir ve hemen arabanın kontağına davranılır. Hatta bazılarının "özel araç lüks değil, temel bir gereksinimdir"dediği de olur. Nasıl ki hava kirliliğinin en büyük nedenlerinden biri olan ve insanda idrar tutamama, hemoglobin, hematokrit yükselmesi ve kanser gibi hastalıklara sebep olan egzoz gazlarını önlemek için arabalar birden yollardan çekilemiyorsa günlük hayatdan çay, kahve ve tütün çıkarılamıyorsa, tarım ilâçlarını da bir çırpıda silip atmak mümkün değildir, örneğin kafeinin farelere karşı kullanılan 2.4 D dozlu Dimetylhoat ile yakın etkiye sahip olduğunu kısaca hatırlamakta fayda vardır. Yine bayanların vazgeçemediği rujların yabancı otlarla mücadelede kullanılan Glyphosa-te ve Simazin isimli tarım ilâçlarıyla nerdeyse aynı derecede toksik olduğunu unutmamak gerekir. Nasıl ki arabasız, kahvesiz, kozmetiksiz ve hatta bazılarına göre sigarasız modern bir yaşam düşünülemiyorsa, dünya ve Türkiye tarımının tamamında tarım ilâçları ve kimyasal gübreler olmadan da tarımsal bir üretimin düşünülmesi şu an için çok zor görünmektedir. Dünya Gıda ve Tarım örgütü (FAO)'nün verilerine göre tarımsal üretimde hiçbir ilâçlama yapılmadan üretim yapılacak olursa, ürün kayıpları Avrupa'da % 25, Kuzey ve Orta Amerika'da % 29, Çin'de % 30 ve Afrika'da ise % 42 olacaktır. Bu kadar büyük miktardaki bir ürün kaybına göz yumulması şimdilik mümkün görünmemektedir. Çünkü birçok insanın açlıktan öldüğü bir dünyada bu, şimdilik son derece zordur. Kaldı ki, tarım alanlarının ve tarımsal üretimin nüfus artışı gibi artış gösterememesi de büyük açmazlardan biridir. Bu gerçeği bilen ilâç firmaları, tarım ilacı kullanımının önemini belirtirken "ürün kaybının önlendiği ve dünyada açlık sorununa alternatif hazırlandığı" tezlerini bilinçli olarak öne sürmektedirler. Ancak kimyasalların tarımsal üretimdeki vazgeçilmezliğini ifade ederken, ilâç firmalarının bu tezlerini de dikkatlice sorgulamakta fayda vardır. Tarımsal ilâç kullanımı üretimdeki hastalık, zararlı ve yabancı ot kayıplarını tamamen ortadan kaldırıyor mu? Elbette ki hayır, örneğin Türkiye'nin pestisit kullanımı 1979 yılından günümüze değin 2005 yılına kadar yaklaşık % 45 oranında artmıştır ve buna göre teorik olarak şu anda hiç ürün kaybı beklenilmemelidir. Eldeki Türkiye ile ilgili veriler çok sağlıklı olmadığından sorunun yanıtını aramak için başka ülkelere bakmakta yarar vardır. Amerika Birleşik Devletleri'nde insektisit kullanımı eskiye göre 10 kat artmış, ama ürün kaybı bu arada azalacağına yaklaşık 2 kat yükselmiştir. Tabii ki, bu işin sadece üretim yanıdır. Bu işin bir de insan ve çevre sağlığı ile ilgili olan tarafı vardır. Bu durumda geriye yapılması gereken tek bir husus kalıyor: Kimyasalları doğru zamanlı, dozunda ve bilinçli kullanmak ve onların çevreye verdiği zararı kontrol altında tutmak söz konusudur.

Tarım ilâçları kullanırken ve kullandıktan sonra hasat aşamasında dikkat edilmesi gereken çok önemli hususlar vardır. İnsanın ödeyeceği en pahalı bedel tabii ki sağlığıdır, kısacası yaşamıdır. Bilindiği gibi dünyada üretilen pestisit-lerin %80'i gelişmiş ülkelerde kullanılmakta, geri kalan % 20'lik kullanım payı ise geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelere tekabül etmektedir. Ancak ilginç olan şu ki, pestisitten zehirlenme olaylarının % 50'den fazlası, geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerde görülmektedir. Demek ki, bu ülkelerde kullanım sırasında ve sonrasında bazı problemler hala aşılamamıştır. Yazık ki Türkiye de şimdilik bu tip ülkeler arasında yer almaktadır. Bilindiği gibi bazı konuları sadece yasalarla kontrol altına almaya çalışmak o kadar kolay değildir. Yasal düzenlemelere eğitimin de eklenmesi gerekmektedir, ilaç tavsiye edilmesi ve akabinde kullanılması sırasında çok dikkatli olunması gerekmekte ve kullanıcının mutlaka kullanırken kendisini maske ve uygun elbiseyle koruması gerekmektedir, ilaçlamadan sonra da -tabii ki doğru ilâç, doğru dozda kullanıldı ise- hasat edilen ve tüketilen üründe herhangi bir kalıntı problemi ortaya çıkmamalıdır. Türkiye'de şimdilik bu problemin çözülmesi biraz zor görünmektedir. Çünkü nüfusun yaklaşık %30'u çiftçilikle uğraşmaktadır ve araziler küçük ölçeklidir. Yetiştirilen ürün türü ve rekoltesindeki çeşitlilik de bu uygulamayı zorlaştıran bir başka etkendir. Özetle zirai ilâçlar, alternatifleri bulunana kadar tarımsal üretimin vazgeçilmezleridir. Bunların insan ve çevre sağlığına olumsuz etkilerini minimize etmenin tek yolu da bilinçli kullanılmalarıdır. Ayrıca sürdürülebilir yaşam ve nefes alınabilir çevre eğitimle ve bilinçle ancak korunabilir.

Organik Tarım'ın Tarihi
Bu makalenin telif hakkı ve tüm sorumlulukları yazara ait olup, şikayetler için lütfen bizimle iletişime geçiniz.
URL:
Etiketler:

Bu makale 2522 kez okundu

16.9.2013 tarihinde yazıldı
Reitix

Yorumlar

  • classical_m
    classical_m
    5.5.2016

    tarımın ilk uygulamalarının zaten şartlar gereği organik olduğu dikkate alındığında aslında organik olmayan tarımın başlangıcının araştırılması daha mantıklı olur

  • afsaroglu
    afsaroglu
    11.3.2015

    Türkiye'de her şeyin organik başlığı altında pahalıya satıldığı çok da tarihi olmayan tarım ürünleridir.

  • nimet islamoğlu
    nimet islamoğlu
    24.12.2014

    Az önce araştırırken denk geldim Organik tarımın mevzuatı da varmış. ilgilenenlere duyurulur.

  • duyguyksl
    duyguyksl
    2.11.2014

    tarımın başlangıcı zaten organik tarım, bu yüzden organik olmayan tarımın tarihi anlatılmalı

  • bulent ezgu
    bulent ezgu
    26.10.2014

    organik tarım diye yine toprağa bi ton katkı maddesi katıyorlar sonra o ağaçlar yine ilaçlı o bitkileri yiyen tavuk inek yine hormonlu...

  • cakmakderya
    cakmakderya
    26.9.2013

    Türkiye'de organik üretimin olması gerektiği gibi yapıldığına ilişkin halen çok ciddi şüphelerim var, bence organik pazarlarda bile manavdan alınıp oraya konmuş gıdalar olabilir ve bu durumu engelleyebilecek sağlıklı bir mekanizma halen oluşamamıştır

Bu yazıya siz de yorum yapabilirsiniz